02
Oca

Görele: Türkülerden Gül Bahçesi
(1 oy, ortalama 4.00 de 5)
Aydın KULAK tarafından yazıldı.   

Öyle Bir Geçer Zaman ki adlı dizi çok eski bir türküyü yeniden meşhur etti. Dizide, Mete ve Necati’nin söylediği “Helvacı helva” türküsü özellikle yaşı elliyi bulan insanlara nostaljinin o kekremsi, o hüzün dolu buruk tadını yeniden yaşattı. Yılların ne de çabuk akıp geçtiğinin birdenbire farkına vardılar sanki…

Helvacı helva

Kendir tohumlu helva

Şeker lokumlu helva


Hani helvanın kendir tohumlu olması biraz kafaları karıştırıyor, sanki içinde kafa yapan bir şey varmış izlenimi veriyor ama ezgisi yine de yüreklere su serpiyor. Geçmişte kalan tatların biraz esrarlı, ama bir o kadar da şeker lokum tadında oluşunu imgelemesi açısından etkileyici olduğunu bile söylememiz olası. Yeni nesil gençler ise “bu ne biçim şarkı ola ki” edasıyla, belki de eskiden 23 Nisan kutlamalarında söylenen bir şarkı olabileceğini değerlendiriyor.

1964 yılında Mavi Işıklar adlı bir müzik grubunun derlediği türküdür bu aslında. Tıpkı dizide olduğu gibi bir gazetenin (Hürriyet) düzenlediği yarışmaya (Altın Mikrofon) bu şarkıyla katılırlar ve ikinci olurlar. Lakin birinciden daha fazla tutulur şarkıları. Sahiden de liseli gençlerden oluşan bir gruptur bu ve ezgileri de Anadolu türkülerinin pop müziğe uyarlanmasından oluşmaktadır. Helvacı türküsü de Kilis yöresinin bir türküsüdür ve nakaratı aynı kalmış ama sözleri değiştirilmiştir.

Kilis ve helvası, ilginç değil mi? Sanırım eskiden Kilis’te de tahin helvasına benzer bir helva oldukça meşhurmuş. Üstüne türkü bile yazılmış. Şimdi bu türkünün Kilis türküsü olduğunu ve Kilis’e özgü bir helva için yazıldığını öğrenenler, Kilis’in o meşhur helvasını görmek isterler değil mi? Ne yazık ki, o helva unutulan tatlar arasında kalmış. Bugün Kilis’in helva şarkısı var ama helvası yok zannımca.

Garip bir tesadüf ki, benzer nakarata sahip bir türkü daha var. Türkiye haritasını elinize alıp başparmağınızı Kilis üzerine getirdiğinizde ve elinizi kuzeye doğru döndürdüğünüzde, yüzük parmağınızın tırnak uçları bir kente değer. İşte o kent Görele’dir ve Görele’de de bir helva türküsü meşhurdur. Üstelik nakaratı da Kilis helva türküsünün nakaratına çok yakındır. Ayrıca halen helvası da olan bir türküdür bu. Görele’nin koz helvası ve o helva üzerine yakılmış bir hoş türkü:

Helvacıyım helvacı
Bir evde iki bacı
Hangisini alayım
İkisi de baş tacı


Helvacı helva
Şeker lokum helva

Hiçbir helvada yoktur
Koz helvasının tadı
Alacağım o kızı
Benimle çıktı adı

Helvacı helva
Şeker lokum helva


Birisi ülkenin güneyinde, diğeri kuzeyinde iki kentin helva için türkü yakması ne kadar ilginç değil mi? Fakat zaten türkünün gerçeği de bu, her şey için söylenmesi! İçinde yaşadığımız toplumda her ne olay yaşanıyorsa türküye dönüşebiliyor. Genç kızların kına geceleri için gelin ağlatma havaları, düğün için oyun havaları, acı olaylar için uzun havalar, semailer, ağıtlar… Yöre halkının anonim olarak atalarından devraldığı sözler ve maniler, hikâyeleri ile birlikte, bir gün gönlünü türkülere kaptırmış bir derlemecinin eline düşüyor, notasına kavuşuyor ve dillerde, yüreklerde nağme oluyor. Hepimizin sevdiği, gönlünün kıpraştığı sözlere ve ezgilere bürünüyor. Doğduğu kentle yetinmiyor, tüm ülkenin diline dolanıyor ve hatta belki de tüm dünyanın!

Anadolu, Türk’ün yurdu olmasıyla birlikte, türkülerin de yurdu olmuştur. Âşıkların, ozanların ve şairlerin bereketli toprağı olagelmiştir her daim. Özellikle İç Anadolu tam bir türküler cennetidir. Kırşehir, Yozgat, Tokat, Erzincan, Gümüşhane, Giresun ve ille de Sivas! Âşık Veysel’in kutsal aşk toprağı, ölü aşkları bile ezgileriyle dirilten şehir! Halen binlerce şaire yurtluk eden şehir! Ve Sivas’ın bir doğal uzantısı gibi duran ama Giresun’un içinde kalan anlı şanlı Şebinkarahisar! İl olma sevdasıyla yanıp tutuşan, Kelkit Vadisi’nde ve onca kalabalığın ortasında olan ama bir o kadar yalnız başına, bir o kadar hüzünlü ve buruk âşıklar şehri. Anılarını arayan yoksul düşmüş bezirgân gibi ateşli aşkların içinde yanıp tutuşan şehir!

Karadeniz’le İç Anadolu’yu kıyılar boyunca denize paralel uzanan kocaman görkemli dağlar ayırır. Ayırır dediğime bakmayın, aslında ezgisi birdir de sazı değişir Karadeniz’in. Üç telli sazın yerini kemençe alır, tulum alır. Sarp yamaçlardan sahile doğru inildikçe daha bir hoyratlaşır söylenen türküler. Daha bir tez canlı olur. Sanki daha çabuk, daha vurucu söylemek ister derdini. Çünkü yaşam çok daha çetin bir mücadeledir. Çünkü ayakta kalmak çaba ister, onurlu bir diklenme ister. Kavga ister! Kavga isteyen her bir mücadele de ateşli ve cesur bir yürek ister. O yüzdendir ki, Karadeniz insanı denizi gibi çabuk sevdalanır, çabuk dalgalanır, çabuk ayaklanır. Fakat çabuk tükenmez sevdaları ve türküleri. Karlı dağların yamacından düze ininceye değin sürer ve sürer.

Nazım Hikmet, Anadolu insanının derdini üç telli sazla anlatamayacağını, sazın bu toprağın türkülerine yetmeyeceğini söyleyerek şiirle müzik arasında yeni bir bağlantıyı yani orkestra müziğini ve ölçüsüz serbest vezin şiiri işaret etmiş ve uygulamaya da koymuştu. Bugün yazılan şiirlere baktığımızda, geleneksel âşık edebiyatımız dışında kalan şiirlerin gerçekten de ancak orkestra müziğiyle insanlara aktarılabileceğini görürüz. Yani modern şiir daha çok senfoniye doğru akar. Fakat ilginç olan şudur ki, Karadeniz kemençesi ile üç telli sazdan çok daha fazlasını söylemeniz mümkündür. Onu farklı kılan, özgün kılan şey de işte bu yapısıdır. Kemençede de üç tel vardır ama aynı zamanda yaşamın pratikliği de vardır. Sürüp giden hayatın her anı, yaşamın her rengi orada kendine yer bulmuştur. Üstad bir kemençecinin kemençesiyle senfoni çalması hiç de karşılaşmadığımız bir şey değildir yani.

Bunun en güzel örneği tıpkı Uğur Bilgi’nin de söylediği gibi Tuzcuoğlu Horon Havası’dır. Bilirsiniz, bu havayı öğrenmek için Picoğlu Osman, ustası Karaman Ağa’yı bir köprübaşında ketenpereye getirmişti hani…  Şimdi size diyeceğim şu ki, geçin internetin başına, önce bir batı tipi senfoni dinleyin sonra da Tuzcuoğlu Havasını. Birbirine ne denli yakın olduğunu hemen fark edeceksiniz. Müzikte aynı tonlar ve kıvrımlar. Ruhta aynı esintiler. Bu esere Tuzcuoğlu Horon Havası demek biraz tuhaf. İşin aslı şöyle olmalıydı: Tuzcuoğlu Karadeniz Senfonisi! Çünkü tek fark var o da süresi. Bizimki yaklaşık üç dakika sürüyor, normal bir senfoni ise yaklaşık yarım saat.

İşte bu açıdan yaklaştığımızda görürüz ki; Karaman Ağa Halil Kodalak, Picoğlu, Kâtip Şadi, Sırrı Öztürk ve diğer Göreleli usta virtüözler kemençeyle nasıl harikalar yaratılacağının en müstesna örnekleridirler.

Bizim kemençe ustalarının bir özelliği de türkü derlemecisi olmalarıdır. Örneğin Picoğlu Osman’ın derlemelerine bir bakalım, hani şu Selda Bağcan’ın dahi seslendirmekten gurur duyduğu Eşref türküsü! Bir Picoğlu derlemesidir. Altını Bozdurayım türküsü de onun çabaları ile sesini duyurmuştur ki, sözleri bana mısın diyen şiirlere bile taş çıkartır.


Altını bozdurayım

Gerdana dizdireyim

İpek mendil değilsin

Cebimde gezdireyim


Tamzara’nın Üzümü, Geminin İçineyim, Irmağın Kenarında türküleri de yine Picoğlu’nun bize kazandırdıklarındandır.

Bir de Ömer Akpınar diye bir isim var ki, neden adı Görele ile birlikte anılmaz, ismi hiç yâd edilmez anlamam. O müstesna insan Görele’yi türkü yurdu yapan isimlerin en başında gelir. Bugün Ağasarın Balını, Al Eline Feneri, Al Tavandan Belleri ve Yaylanın Soğuk Suyu gibi Türkiyemizin dört bir yanında duyulan, dinlenen ve sevilen türkülerin atababasıdır. Görele’ye heykeli dikilmesi gereken adamdır. Geçmişten günümüze ceddimizden bize yadigâr kalmış türkülerimizi unutulmasın diye sese ve söze çeviren ve Görelemizi türkülerden bir gül bahçesi yapan bu gönül adamını unutacak ve unutturacak mıyız? Adını festival koyduğumuz hopidik kemençe çalıp tepindiğimiz etkinliklerle günümüzü geçiştirecek miyiz? Can Yücel’den ders almıyor muyuz? Görele toprağında boy atmış bir büyük adamı Datçalılara teslim edip kurtulduk öyle mi? Rakı şarap içiyor diye mi? Bize uymayan şiirleri var diye mi? Görele’de bizim yaşam kültürümüz birbirimizi sahiplenmek üzerine değil mi? Kimin sülalesinde hacı hoca yok? Ya da kimin sülalesinde rakı içen yok? O da bizden, diğeri de. Kemençe de bizden, ilahili düğün de.

Öyleyse değerlerimize sahip çıkmak hepimizin boynunun borcu!

Evet, sevgili Görelemiz türkülerden bir gül bahçesidir. İsimlerini andıklarımız ve diğerleri bu gül bahçesine nice fidanlar dikmiş nadide insanlardır. Türkülerimiz bizim yüreğimizden çıkan, buram buram toprağımız kokan, insanımızı anlatan, doğal güzelliklerimizi dile getiren gönül ezgilerimizdir. İçinde yaşadığımız toplumun her anını resmeden, ironiyle, taşlamayla, iğnelemelerle, imgelemelerle ya da çok sade ama renkli anlatımlarla resimleyen müzikle sözün muhteşem bileşkesidir. Ki Görele türkülerinin tadı çok daha başkadır. Bu türkülerin içinde gökkuşağının bütün renklerini görürsünüz. Aşkın bütün hallerinin en yalın tarifi vardır onlarda. “Görele’nin İçinde İkiliyim İkili” türküsüne bir bakalım mesela:


Gece çıktım dışarı da

Fırın garuşturudum

Almazdın beni yavrum da

Niye aluşturudun?


Canan’ın Can’a geçici bir heves gibi bakışını, onu öylesine iş olsun diye kullanışını hangi türküde bu denli açık ve çarpıcı bulabilirsiniz, bir sorun kendinize? Üstelik bunu öyle canlı, hareketli eylem sözleriyle nasıl yaptığına bir bakın!

Ya Kâtip Şadi’nin “Mektup Yazdım Acele” türküsüne ne diyeceksiniz?


Mektup yazdım acele

Al eline hecele

Mektup benim vekilim

Al koynuna gecele


Sevgilinin mektubunun ne denli kadir kıymetli olduğunu kim nasıl anlatabilir bundan gayri?

Ya sevgilinin, yavuklunun zalim babasını anlatan “Yayla Çimeni Budur” türküsüne ne dersiniz?


Yayla çiçeği açtı

Ayağıma dolaştı

Yarim senin babandan

Dünya aceli gaçtı


Azraili bile korkutan zalim bir babanın kızına tutulmak ve ona kavuşmak emeli daha nasıl anlatılır ki?

Bir de “Görele’den o yanı” türküsüne bakalım isterseniz ama bu son olsun. Çünkü bu diyarın bütün türküleri güzel ve her birine gönül koyuyor insan.


Tarlaya vurdum beli

Esiyo poyraz yeli

Delikanlı dururken

Adam alır mı deli?


Hani gönül ferman dinlemez derler ya, işte bu türkü de onu anlatıyor. Toplumun kalburüstü, alımlı, çalımlı, fiyakalı adamları dururken, Canan; tutuyor gönlünü bir garip oğlana kaptırıyor. Fakir fukaraya varıyor.

İşte böyle bir dem dolaştık gül bahçemizde…

Helva türküsüyle çıkmıştık yola, dilerseniz yine helvayla bitirelim. Okudunuz ve gördünüz işte. Görele’de her şey var. Doğal güzellik deseniz, İmparatoriçe Livia güzelliğince eşsiz. Afrodit güzelliğince büyüleyici! Türkü deseniz gül bahçesi. Kemençe ve müzik muhteşem bir senfoni…


Şeker var, un var, yağ var…

Lakin soru şu: Helvayı kim yapacak?


Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında sakınca yoktur.)

Kaynakça:

1-      http://www.turkusozu.com/t-sanatci/333-omer-akpinar-sanatcimizin-biyografisi.html

2-      http://www.turkuyurdu.com/yoreler/gorele-yoresi-turkuleri.htm

3-      http://www.serander.net/karadeniz-videolari/371-mehmet-sirri-ozturkten-tuzcuoglu-ve-hamzabas-horon-havalari.html

4-      http://tr.wikipedia.org/wiki/Mavi_I%C5%9F%C4%B1klar

5-      http://www.anadolupop.com/index.php?option=com_content&view=article&id=14:mavi-iklar&catid=3:arkc-a-gruplar&Itemid=4

6-      http://www.turkudostlari.net/search.asp?b=159&x=2


Bu Haber 98 Defa Okunmuştur
 


Değerli Yazarımız Aydın KULAK Çarşamba, 23 Haziran 2010 Tarihinden Bugüne Bizimle Beraber.